Ben Amerikadayken – Bir Work&Travel Macerası – 1 / Where it all began…

Aradan neredeyse 10 yıl geçti. Daha doğrusu 2019 yazında tamı tamına 10 yıl olacak.

Herşey benim “Friends” dizisini üniversite yıllarında keşfedip (çok geç biliyorum), bu sitcom’a aşık olmam ile başladı. Hâlâ çok net hatırlıyorum “Friends”in son sezon, son bölüm, son sahnesi karardığında gözümden bir yaş akmıştı ve “N’apıcam lan ben şimdi?” sorusunu sormuştum kendime.

Friends’in geçtiği New York’a gidecektim tabii. Ama nasıl?

Öğrenciyiz, para yok ve Amerika kelimelerini Google’a yazdığınızda zaten karşınıza Work&Travel çıkıyor 🙂 .

Hemen şirket araştırmaları, arkadaşlarla olan “bu sene gidiyorum olum ben geliyon mu?” şeklinde konuşmalar. Bu konuşmalar sonunda arkadaşlarımdan Burak’ta bu Amerika maceramda bana katılmaya karar verdi. Uzun araştırmalarımızın sonucunda bize uygun olan bir Work&Travel şirketine kayıt olduk. Çok heycanlı olduğumuzdan şirketten çıkar çıkmaz kayıt belgelerimiz ile resmimizi de hemen çektirdik tabi 🙂 . O kadar hazırdık ki mevzuya kaydımızı daha Ekim 2008’de yaptırmıştık yani yaklaşık 9 ay önceden. Millet son 3 ay filan kaydını yaptırıyor.

İş seçimi, işveren ile mulakat, vize mülakatı, uçak bileti bakınmalar vs derken günler geçmek bilmedi. Ayrıca bu süre zarfında da Burak’ın okulundan bir arkadaş da – Yalçın – bize katılmaya karar verdi ve 3 kişi olduk.

Daha işin başında kayıt olduğumuz şirketin, Amerika’ya gitmekteki amaç olan New York’taki işlerinin iptal olduğunu öğrendiğimizde biraz canım sıkılmıştı. Hatta bize önerilen işler sürekli şehirden dışarıda tamamen kamp hayatı gibi seçenekler olması da daha da canımı sıkıyordu. Şirkettekiler de bu işleri öve öve bitiremiyorlardı. Sürekli yüksek saatlik ücretlerden bahsediyorlardı. Eğer Amerika maceram şehirden 60 mil uzakta bir eğlence parkında geçecekse, Amerika’ya gitmenin ne anlamı vardı ki? Türkiye’de de bir kampa git orada takıl di mi? Yoğun ısrarlarımdan sonra şirket bana küçük bir tatil kasabasının içinde, küçük bir eğlence parkında ücreti de diğerlerine göre daha az olan bir iş bulmuştu. Bana göre ellerindeki en iyi seçenek buydu ve kabul ettim. Gideceğimiz yer Panama City Beach, Florida idi. Küçük eğlence parkının ismi de “Emerald Falls”.

İş seçimi de yaptıktan sonra tek olay sabır ile beklemekti. Geçmek bilmeyen günler, sürekli kurulan hayaller, sürekli internetten araştırmalar vs. Gitttiğimizde güzel kızlardan oluşan bir ortamımız olsun diye vkontakte.ru’dan (Rusların facebooku) Panama City Beach’e Work&Travel’a gidecek kızlara yazıyordum sürekli. 🙂 Hatta Vkontakte’de 2009 Work & Travel grubunu oluşturup oraya gidecek tüm Rus ve Ukraynalıları gruba toplamıştım 🙂 . Grup hala duruyor burdan ulaşabilirsiniz.

Ve beklenen gün çattı. Gidiş dönüş biletlerinin günlerini orada yasal olarak kalabileceğimiz maksimum güne göre ayarlamıştık. Bu nedenle ben üniversitenin son final sınavından çıkıp havalimanına gitmiştim 🙂 Bir gün bile bekleyemezdik.

  

O kadar heycanlıydık ki… Şimdi bu satırları yazarken bile o heyecanı tekrar hissedebiliyorum. Ben ve ailem normalde İzmir’de yaşıyoruz. Fakat ailem bile bizi geçirmek için İstanbul’a kadar gelmişlerdi. Boarding saati geldi, herkes ile vedalaştık ve pasaport kontrolünden geçtik.

British Airways şirketine ait uçağımız Londra aktarmalıydı ve ben hayatımda ikinci kez uçağa biniyordum. İlk uçak tecrübem de Londra uçağına binmek için İzmir – İstanbul uçağıydı zaten 🙂 .

Her ne kadar Florida’da çalışacak olsak da, ilk hedefimiz New York’tu. O şehire gidilecekti arkadaş 🙂 Kendimize işe başlamadan önce 3 gün tatil ilan etmiştik hem de sınavların stresinden kurtulacaktık. Fakat New York çok pahalı bir şehirdi ve bizim yanımızda kişi başı 500$ vardı bu para ile çalışacağımız yere gidecek ve ilk paycheckimizi alana kadar geçinecektik. Bu nedenle en ucuz şekilde bu 3 günlük tatili yapmamız gerekiyordu. İlk halletmemiz gereken problem “Nerede ucuz kalacaktık?”.

Bu sorunu önceden gördüğüm için Amerika’ya gitmeden aylar önce, ben couchsurfing.com sitesinden bizi evinde misafir edecek bir host bulmaya çalıştım. Belki yüzlerce kişiye yazdım New York’ta evi olan. Neredeyse hepsinden red cevabı aldım. Bazıları cevap bile vermediler. Fakat bir gün Eric diye birinden “Tamam benim evimde kalabilirsiniz” diye Türkçe bir cevap aldım. Çok şaşırmıştım. Eric’in babası Türkmüş. Yıllar önce annesi ve babası ayrılmışlar. Eric 2 yaşındayken annesi onu Amerika’ya götürmüş. Babasını yıllar sonra 25 yaşında iken bulmuş. Babasını bulduktan sonra Türkçe öğrenmeye başlamış.

Ben önceden hazırlığımı çok iyi yapan biri olduğum için gitmeden önce herşeye hakimdim. JFK havalimanına indikten sonra hangi metroya binilecek hangi durakta aktarma yapılacak. Hangi durakta inilecek ve Eric’in evine yürünecek. Google Maps’ten New York şehrini adım adım hatmetmiştim adeta. Fakat tek bir sorun vardı. Bu kadar hazırlanmak bazen küçük ama önemli detayları unutturabiliyor insana 🙂 . Londra’ya vardığımda farkettim ki ben Eric’in telefon numarasını ve Daire numarasını bir yere not etmemiştim :O . Binayı bulurdum bulmasına ama dairesini bilmeden nasıl Eric’e ulaşacaktık. Elimizde bavullarla Eric’in evden çıkmasını bekleyemezdik ya saatlerce.

2009 senesinden konuşuyoruz burda şimdiki gibi mobil internete bağlanan cihazlar yaygın değildi ki. Heathrow, Londra havalimanında kimin elinde laptop varsa herkese internete bağlanabilir miyiz mailimizden sadece bir adres alacağız diyorduk. Millette deli deli bakıyordu yüzümüze 🙂 . Sağolsun bir aile kızlarının laptopundan internete erişmemize izin verdi. Adresi aldık aileye çok teşekkür ettik. Hatta kızlarına, yanımızda ona buna hediye ederiz diye götürdüğümüz nazar boncuklu küçük bir takıyı teşekkür olarak vermiştik.

Artık herşeyimiz tamdı ve New York uçağına binebilirdik. Yaklaşık 6 saatlik bir uçuştan sonra New York’ta olacaktık. New York uçağında iken içkilerin ücretsiz olduğunu farketmemiz de çok iyi oldu tabi 🙂 Sızana kadar içtiğimi hatırlıyorum 🙂 Hatta uçak şiddetli bir türbülansa girdiğinde bana ninni gibi geliyordu 🙂

New York, JFK havalimanına indiğimizde ayılmıştım. Pasaport kontrolleri, valiz bekledik derken kendimizi önce JFK içerisinde terminaller ve Metro (Subway) durağı arasında ring yapan AirTrain’e attık ordan da New York subway ağına 🙂

Manhattan’a ulaştığımızda bir aktarma daha yapacak ve Port Authority Metro Durağında inecek ve 3 blok yürüyecektik. Daha önce yazdığım gibi Google Maps’ten adım adım herşeyi ezberlemiştim. Hatta o zaman daha Amerika’da bile yeni olan streetview görsellerinden onlarca kez sanal olarak yürümüştüm Eric’in binasına. Fakat Metro istasyonundan şehire çıktığım ilk anı hatırlıyorum da… Bildiğin sudan çıkmış balık gibi olmuştum – insan kalabalığı, trafik, binaların yüksekliği. Fakat yine de çok zorlanmadan binanın önüne getirdim grubu. Elimde bir kağıt parçası ile girdim binadan içeri. Kapıda bekleyen yaşlı bir teyze vardı – reception gibi birşey. Elimde küçük bir kağıt ve ağır aksanlı ingilizcemle;

– “I am looking for Eric” dedim.

İşte o anda gerçekten kendimi köyden indim şehire gibi hissettim. O türk sinemasının klişesi vardır ya – elindeki küçük kağıt ile İstanbul’da köylüsünü arayan – heh bildiniz onu. Kadın yüzünü ekşiterek bana baktı elimdeki kağıdı aldı. Sanırım Eric’e telefon açtı. Sonra kapattı telefonu;

– “He is not answering his phone – Telefonunu açmıyor” dedi.

O anda bildiğin soğuk terler dökmeye başladım. Çünkü B planımız yoktu. Eric’in evde olmaması gibi birşey düşünmemiştik ve bu nedenle hiç kalacak yer bakmamıştım. Bu nedenle son bir umutla;

– “Maybe he is sleeping, can you please try again? – Belki uyuyordur, tekrar deneyebilir misiniz, lütfen?” diye sordum.

Kadın kafasını sallayarak tekrar telefonu açtı 5 saniye sonra konuşmaya başladı. Telefonu kapattığında;

– “You can go upstairs, he is waiting for you. – Yukarı çıkabilirsiniz, sizi bekliyor.” dedi.

Acayip sevinmiştim. 3 gün boyunca başımızı sokabileceğimiz bir ev vardı artık ve en güzel yanı da New York gibi bir şehirde bedava kalacaktık!!!

Eric’in dairesinin bulunduğu apartman çok eskiydi. Daire de aynı şekilde 1+1 ve çok eskiydi ama Times Square’e acayip yakındı. Yürüyerek sadece 4 dakika. Manhattan’ın kalbi yani.

Eric pişmaniyesini açarken

Eric bizi eve yerleştirdi ona hediyelerimizi verdik. Bizden rakı ve pişmaniye istemişti 🙂 Pişmaniye’yi hemen açıp yemeye başladı 🙂 Eve yerleştikten sonra hadi hep beraber gezmeye gidelim dedi ve bizi doğruca Times Square’e götürdü.

Ben Times Square’de

Times Square’in orada duran merdivenlerde hemen resmimizi çekildik tabi 🙂 . O anki mutluluğumu tarif edemem. Havalardaydım resmen.

Times Meydanı acayip kalabalık bir yer herkes orada. Çok değişik tipler var. Farklı kostümler giyip bahşiş toplamaya çalışanlar var. Sokak performansı sergiley onlarca insan. Hiç bitmeyen ve durmayan bir panayır havası gibi. Tabii ki her 50 metrede de çok cool duran New York Polisleri.

Belli bir süre Times Meydanında takılıp resimlerimizi çekildikten sonra, Eric cüzdanını kız arkadaşında unuttuğunu ve onu gidip almamız gerektiğini söyledi. Hep beraber Times Meydanından, Lower Manhattan yani Aşağı Manhattana doğru yürümeye başladık. Times Square’den uzaklaşmaya başlayınca kalabalık ta azalmaya başlamıştı. Yaklaşık 30 dakikalık bir yürüyüşten sonra (New Yorkers Walk – New Yorklular Yürür diye bir motto var bu arada) Eric’in kız arkadaşının ve arkadaşlarının takıldığı mekana geldik. Burada arkadaşları bizi masalarına davet ettiler ve bize birer bira ısmarladılar (Amerika’da içki içmek için 21 yaşını doldurmuş olmanız gerekiyor). O tarihte ben daha 21’imi doldurmamıştım. Amerika’da bu kuralların çok katı olduğunu işitmiştik ama bize kimliğimizi sormamışlardı ve Amerika’da ilk kanun ihlalimizi bu şekilde yapmıştık 🙂 . Bir iki saat orada takıldıktan sonra kızlar bizi o gece gidecekleri bir partiye çağırdılar fakat Eric bizim o partiye gitmemize izin vermedi – çok yorgun olduğumuzu bahane edip “Onların dinlenmesi gerekiyor” demişti. Bu güne kadar neden bizim o partiye gitmemizi istemedi hâlâ bilmem 🙁 . Mekandan Eric ile beraber çıktık o meşhur NY sarı taksilerine atladık ve eve gittik. Taksi bile bizim için çok farklıydı. Arka koltuğa oturmuştuk ve arka koltuk sanırım sürücünün güvenliğini sağlamak için demir kafesliydi ve arka koltuğun ortasında New York ile alakalı videolar denen bir ekran vardı. O zamanlarda bize bu olay acayip teknolojik gelmişti. Arabadan inerken de Eric kredi kartı ile o ekrandan ödemeyi yaptı 😯 şimdi bile bizim taksilerde kredi kartı ile ödeme olmuyor.

Bizi eve bıraktıktan sonra bu gece kız arkadaşında kalacağını ve yarın sabah geleceğini söyleyip o kızların bizi de davet ettiği partiye gitti. 

Aslına bakarsanız biz de çok yorulmuştuk. Düşünsenize İstanbul’dan sabah uçağa binip akşam üstü New York’a varmıştık. Oranın saatine göre gece saat 12’ye kadar takılmıştık ama o anda aslında bizim için sabah saat 7’ydi. Yani 24 saattir uyumuyor, uzun bir uçuşun ardından etrafta gezip, partilere akmaya çalışıyorduk. Ahh gençlik ahh şimdi olsa kendimizi otele zor atarız 😐

O gece saat 12 gibi yatağa girdik. Böylelikle Amerika’daki ilk günümüz de sonlanmıştı.

Sabah erkenden kalktık. Karnımız açtı ama evden çıkamıyorduk çünkü Eric bize anahtarı bırakmamıştı 🙂 Eric’i aradık “geliyorum birazdan” deyip 1 saat sonra elinde 4 adet starbuckstan kahve ile geldi. 

Saat öğlene doğru geldiği için kahvaltıyı es geçip bir Amerikan klasiği kızarmış tavuk yapan fastfood restoranına gitmek istesekte, Eric’in aklında başka fikirler vardı. Evden çıkarken paramızın hepsini yanımıza almak istemediğimizden herkes yanına 20 dolar aldı. 20 dolar büyük para 🙂 yani bize göre 🙂

Eric bizi biraz daha kalbur üstü insanların brunch yaptığı, New York Halk Kütüphanesinin arkasındaki büyük bir bahçede bulunan Bryant Park Café’ye götürdü. Burası gökdelenlerden bir anda kendinizi soyutladığınız bir park bahçe. Bu parkın içinde bulunan cafede de brunch veriyorlar. Ya da bizim yaptığımız gibi porsiyon yemekler sipariş verebiliyorsunuz. Şimdi bizim restaurantlarda da var fakat o zamanlar ilk defa ismini duyduğumuz Quesadilla ve Philly Cheese Steak gibi yemekleri sipariş etmişti Eric. Ayrıca orda brunchlarda içilmesi gelenek olan Mimosa Coctail (Portakal ve Şampanya karışımı bir içki) ısmarlamıştı. Aşağıdaki resimdekiler de onlar 🙂

Amerikadaki ilk brunchımız ve Mimosa Coctail 🙂

Asıl kısım biz hesap öderken çıktı 🙂 Biz 5 dolara KFC’den takılırız diye umarken bu brunch’a kişi başı 20 dolar ödemiştik ve o anda bizim o gün için ayırdığımız para da bitmişti 🙂 Ama o philly cheese steakin tadı hâlâ damağımda.

Eric, burdan çıktıktan sonra bizi doğruca Manhattan’ın en iyi seyredildiği gökdelen olan Rockefeller Center’a götürdü. Bunun da en üst katına çıkış 20 dolardı ve yanımızda para kalmamıştı. Sağolsun, Eric hepimizin biletlerini aldı ve en yukarı bizi çıkardı. 

Empire States’i arkamıza alaraktan biz ve Eric (Sol baştan – Yalçın, Eric, Burak, Alican)
Manhattan’ı seyreylerken 🙂

Rockefellerdan indikten sonra New York sokaklarında biraz daha dolaşıp dinlenmek için eve geri dönüş yaptık. Eric’te akşam ufak bir parti yapmak için dışarıdan bir şeyler aldı. New York tarzı atıştırmalıklarımızla beraber rakı içmeye başladık. Tam bir 70’liği bitirmek üzereyken Eric’in kız arkadaşı geldi. O da bize bir 70lik rakı getirmişti 🙂  (Evet New York’ta rakı satılıyor). 

Gece ilerlerken ve kafamızda çakırlıktan sarhoşluğa döner iken kapı çalınmadan evin içine bir hatun girdi odanın ortasına oturdu. Biz de gayet safoşluğumuzla “N’ooluyor yauw”, “Eric’in arkadaşı heralde” diye bakarken odanın ortasına oturan kız çantasından büyük bir poşet ot çıkardı 😯 . Biz tabi ŞOK. Kız evlere dağıtım yapan torbacıymış 😯 . Eric’in istediği kadar küçük bir torba yaptı, parasını alıp torbayı Eric’e verdi ve çıkıp gitti.

Bizim şaşkınlıktan nutkumuz tutulmuştu. Biz kendi aramızda “N’oluyor laaan” diye Türkçe konuşurken, Eric’in sevgilisi otu aldı, sardı ve yaktı. O jointi yakış anını da Yalçın yakalamış 🙂

Ot ve Rakı Partisi – Tüm suç aletleri bir resmin içinde 🙂

Her ne kadar Amerika’da o yıllarda ot yasadışı olsa da, o kadar yaygındı ki herkes içiyordu. Ben Amerika’da ot içmeyen birini tanımadım desem yeridir 🙂

Bu özgürlüklerle gelen heyecanla o gece ben fazla kaçırmıştım. Normalde yapmayacağım şeyleri yapıp, konuşmuşum. Hatta şu an bile ne söylediğimi hatırlamasam da arkadaşlarımın kalbini kırmışım. Her ne kadar ayılınca kendilerinden özür dilesem de fırsatını bulmuşken buradan tekrar kendilerinden özür diliyorum 🙄 😳 .

İçme faslı bittikten sonra o gece en iyi yaptığımız şey Türkiye’den yanımızda getirdiğimiz işkembe çorbasını yapmak oldu 🙂 . New Yorkta olduğumuzu unutup hunharca işkembe çorbası içiyorduk iyi mi 😆 . Eric işkembe çorbası hayranı çıktı.

Eric işkembe çorbasını içerken – Gözler pert

O gece Eric’i kız arkadaşının evine bırakmamızla bitti. Huyunu suyunu bilmediğimiz bir şehirde New Yorklu bir adamı “Abi, sen çok içtin biz seni götürürüz” özgüveni de nereden geliyorsa artık 🙂 . Fakat bunu yaptığımız iyi oldu çünkü Eric yolda giderken siyahi arkadaşlara sataştı biz ayırdık kendisini 🙂 . Ayrıca bundan dolayı da Eric bizi çok sevdi. Hâlâ ara sıra internetten görüşürüz kendisi ile. O gün Eric’i son görüşümüzdü.

3. Gün tabii ki de biraz baş ağrısı ile başladı. O gün vkontakte’den bulduğum bir rus hatunla buluşup New York’ta gezecektik. Adı İrina kendisi gibi 🙂 . Central Park’ın girişinde buluşup Central Park’ta gezip, güzel vakit geçirdik.

Alican(Ben), İrina, Burak –  Central Parkta 2 türk 1 rus

İrina aynı zamanda bizimle aynı şehir yani Panama City Beach’te çalışacaktı. Ve bir sene öncesinde orada bulunmuştu. Kendisi tecrübeli bir work&travelcı olduğundan 3.5 ay çalışıp yaşayacağımız yer hakkında kendisinden bayağı bir bilgi aldık.

Kendisiyle bir kaç yere daha gittikten sonra birbirimize Panama City Beach’te görüşme sözü vererek vedalaştık (PCB’de bize çok iyi network oldu daha sonra kendisi).

O ayrıldıktan sonra biz, Türk tayfa, o gün New York’u altına üstüne getirdik – Little Italy, ChinaTown, Brooklyn Köprüsü. O gün ayaklarımıza karasular inene kadar yürümüştük. Sonuçta en ucuz gezme yöntemi 🙂

Alican, Burak – Little Italy 
Alican – Brooklyn Köprüsünün üstünde

O gece bizim New York’taki son gecemizdi ama Eric’in şehir dışında başka planları olduğu için o gece eve gelmedi.

Sabahta kalktığımızda Eric şehir dışından döner diye düşünmüştük fakat gelemedi. Ona güzel bir mektup yazıp, yanımızda getirdiğimiz Türk çorbalarını ona bıraktık ve uçağımıza binmek üzere JFK havalimanının yolunu tuttuk.

JFK’ye giderken – NY Subway

Ne olur ne olmaz diye 2 saat erken vardık JFK havalimanına. Fakat iş erken varmakla bitmiyor 🙂 Check-in yapacaksın, vaktinde uçak kapısına gideceksin vs. Nasıl olsa erken geldik diye azıcık şuna bakayım, azıcık şurada oturalım diye diye zamanı bayağı geçirmişiz 🙄 .

Yalçın, Burak, Alican (Ben) – JFK’de uçağımızı beklerken.

Son 20 dakika check-in yapmaya gidince kontuardaki eleman checkin kapandı valizlerinizi veremezsiniz dedi. Biz “Nasıl yhaaa?” diye atarlanmaya başlayacaktık ki “eğer şimdi uçak kapısına koşmazsanız, uçağı kaçırırsınız” uyarısı ile biz kendimize geldik. Sanki otobüse binicez, şu rahatlığa bak 🙂 

JFK’in terminalleri cidden çok büyük. Elimizde koca bavullar ile nasıl koşturduğumuzu anlatamam. Bize söylenen Gate (kapıya) ulaştığımızda uçağın kapısının değiştiğini ve kapının terminalin diğer ucuna alındığını öğrenmemiz uçağı kaçırmamızı neredeyse kesinleştirdi 🙂 . Yine de bir umutla biz diğer kapıya koşturduk ve görevliler kapıyı tam kapatırken yakaladık. Hatta bize artık giremezsiniz geç kaldınız dediler. O panikle ve o zamanki ingilizcem ile “Kapıyı değiştirip anons bile yapmıyorsunuz suç sizde o uçağa ben binecem” diye oradaki görevli ile kapışmaya başlamam. Görevlinin çetin ceviz çıkması ile “abi biz öğrenciyiz payamız yok burda kalırız yoksa, N’oluy bizi bırak da girelim uçağa abi” duygu sömürüsü ile devam eden, kapıdan geçme çalışmaları başarı ile sonuçlandı 😆 . Sağolsun bizi aldılar fakat o yaşadığım paniği ve koşturmaktan nefes nefes kalışımı hâlâ daha unutamıyorum 🙂 Bir daha o şekilde öldüreceklermiş gibi koşturmam askerde oldu heralde 🙂

Artık uçağa yani bizi bir sonraki maceralara taşıyacak araca binmiştik. Bundan sonraki durağımız aktarma yapacağımız Fort Lauderdale’di. Tabi uçağa bindikten sonra da uçağa son anda bindiğimiz için zafer fotosu çekilmeyi unutmadık.

Uçağa bindik madafaka – Fort Lauderdale uçağı

Böylelikle New York maceramız da sonlanmış oldu. İkinci yazımızda çalışacağımız yere giderken yaşadağımız maceraları anlatıyor olacağım. Sakın kaçırmayın. Aşağıdan ulaşabilirsiniz.

3 Replies to “Ben Amerikadayken – Bir Work&Travel Macerası – 1 / Where it all began…”

  1. I LIKE IT DEAR BRO Askerlik anılarını da ayrica bekliyorum

    1. Sıra mutlaka ona da gelir Recep Çavuş 🙂

Bir cevap yazın